Tanju Okan - Kadınım ve Bendeki Yeri

Şubat 26, 2016

Küçücük bir çocuktum ben anne ve sana en çok ihtiyacım olduğu yaşlarda sensiz dönemlerim oldu benim. Şu an otuz iki yaşındayım ve şu son zamanlara kadar bazı konularda sana karşı hala kızgın ve kırgındım. Şimdiyse o zamanlarda bazı şeylere mecbur kaldığının farkındayım ve artık sana karşı kızgın yada kırgın değilim, çünkü seni çok iyi anlıyorum. Benim kırgınlığım yaşadığım hayata ve kızgınlığım insan olduğunu unutarak bu dünyada nefes almaya devam eden insancıklara güzel annem.

Bu gece bu yazıyı yazarken, kanımı acılarıma bulayarak mürekkep misali satırlara dökeceğim ve bu zamana kadar olan kırgınlığımın ve zaman zaman sana karşı kızgınlığımın sebeplerini anlatmaya çalışacağım, her ne kadar imkansız olsa da…

İLK GİDİŞİN…

Bir ailenin sonu geldiği dönemde ben henüz dokuz yaşındaydım anne, resmiyette her şey biteli zaten iki sene olmuş ve sen üç çocuğunu yanına alıp anne evine dönmüştün, dördüncü çocuğunu “beni” başıma gelecekleri bilmene rağmen psikopat bir herifle baş başa o evde bırakarak gittin. O evden kurtulana kadar o kadar çok dayak yedim ki, yediğim dayakların çoğunu hatırlamıyorum bile fakat bunların arasında unutulmaz olanlar var, hatta birisi benim için çok özel…

Kardeşlerinden ve annesinden ayrı, sokağa çıkmayan dokuz yaşında bir çocuk, her gün okuldan döndüğünde bir başına bomboş bir evde neler yapabilir bilmiyorum. Ben ödevlerimi yapar salak gibi evin içinde gezerdim. Kıştı, hava soğuktu üşürdüm ısınmak isterdim, karnım acıkırdı çorba içmek isterdim. Kardeşlerim yanımda olsun isterdim ve seni özlerdim anne, seni çok özlerdim…

Otuz iki yaşında bir adam dokuz yaşına dönüp baktığında ne hatırlar bilmiyorum. Ben her hafta en az iki kere dayak yediğimi hatırlıyorum, sobayı yaktığım için dayak yediğimi hatırlıyorum, okul harçlığımın hepsini harcayıp eve gelirken ekmek almadığım için dayak yediğimi hatırlıyorum. Psikopat bir herif hatırlıyorum anne düşmanını yumruklar gibi beynime inen yumrukları ve kuduz köpek tekmeler gibi kaburgalarıma inen tekmeleri hatırlıyorum. Yerde yatan ağzı burnu dağılmış, kafası gözü şişmiş bir çocuk hatırlıyorum ve o çocuk benim anne…

Okul harçlığı biriktirilmek için verilmez bunu iyi biliyorum ve bir çocuk “al harca” diye verilen parayı biriktirmediği için dövülmez bunu da iyi biliyorum, işin kötü tarafı ben bunları çocuk yaşımda yine biliyordum. Benim okul harçlığımı dilediğim gibi harcamam ve o psikopat herifinde beni dövmek yerine eve gelirken ekmek alması gerekirdi anne, ben bunları da o yaşta da iyi biliyordum.

Kardeşlerinden ve annesinden ayrı, sokağa çıkmayan dokuz yaşında bir çocuk, her gün okuldan döndüğünde bir başına bomboş bir evde neler yapabilir bilmiyorum. Ben önce şiir yazdım anne, sonra temizlik yaptım ve mutfağa girip kek yapmak istedim, yemek yapmak istedim…

İlk şiirim bir dörtlüktü ve doğal olarak sana yazdım;

YALNIZIM
Yalnızım sensiz bu boş odada
Yalnızım koca Konak meydanında
Sen olamayınca ben
Yapayalnızım şu koskoca dünyada…



İzmir Konak meydanını çok büyük bir yer sanan dokuz yaşında bir çocuktum ve çok yalnızdım anne, dokuz yaşımda yapayalnızım diye şiir yazacak kadar yalnızdım ve senin bundan haberin yoktu…

Ve o gün geldi; kış günü soba yakması yasak olan, karnı acıktığında mutfakta ocak yakması yasak olan, video kasetlerini takıp film izlemesi yasak olan çocuk can sıkıntısından o gün kalkıp video kasetlerini karıştırdı, güzel bir film bulup kaseti taktı ve filmi izlemeye başladı. Filmin sonu gelmemişti ki psikopat herif kapıyı yumruklamaya başladı, dayak yemekten bıkmış çocuk korkuyla panikledi ve hızla kasetleri aldığı kutuya atmaya başladı kutudan çıkan ne varsa hızlıca geri topluyordu çocuk ve heyecanla farkında olmadan tv kumandasını kutuya attı. Koşarak kapıyı açtı başını öne eğdi herif neden geç açtın diye söylenmeye başladı, önümden çekil der gibi çocuğu itti ve içeri girdi. 

Çocuk her zaman yaptığı gibi bir anne şefkatiyle sofraya tabakları ve kaşıkları çıkardı sonrasında yemek yendi, aç herif doydu ve salona geçti. Çocuk sofrayı kaldırdı, masayı sildi ve bulaşıkları yıkamaya başladı ki tamda o sırada herif bağırmaya başladı;

- Kumanda nerde !

Çocuk irkildi, korktu, terlemeye başladı, ne yapacağını bilemedi ve düşünmeye başladı “kumanda nerde olabilir” diye.

Herif yine bağırdı;

- Kumanda nerde dedim sana!

- …

- Çabuk gel buraya, o kumandayı bulmadan bu odadan çıkmak yok!

Çocuk deli gibi kumandayı aramaya başladı fakat nereye baktıysa bulamadı. Sonra kasetlerin olduğu kutu geldi aklına ama herif başında dikeliyordu ve çocuk dayak yeme korkusuyla film izlediğini saklıyordu, zaman ilerliyordu ve sinir bozucu herif sinirlenmeye devam ediyordu. Sonunda olan oldu herif çocuğa vurmaya başladı, bir tokat, bir tokat daha bir tokat daha bir tokat daha… Sonra bir yumruk, bir yumruk daha bir yumruk daha çocuğun beynine doğru iniyordu ve çocuk yere düştü, herif durmadı bir tekme sonra bir tekme daha bir tekme daha bir tekme daha… Çocuk ağlıyordu ve sayıklıyordu “ne olur vurma baba, ben bişey yapmadım” herif durmuyordu bir tekme daha bir tekme daha bir tekme daha arada bir eğilip çocuğun beynini dökmek istercesine kafasını yumrukluyordu. Sonunda çocuk sustu kendini kaybetmeye başladı, tam bayıldı bayılacak ki herif bir anda durdu ve salonun köşesinde duran telefonu eline aldı bir numara çevirdi, karşı taraf telefonu açtı ve herif tek bir cümle kurdu.

- Gelip alın bunu buradan, yoksa elimde kalacak!

Herif çocuktan bahsederken ucube gibi bahsetmişti ama çocuğun umurunda değildi, çocuk mutluydu, çocuk sevinçliydi, çocuğun ağlayan gözleri bir anda ışıl ışıl olmuştu çünkü annesine gidecekti, sarılacaktı, öpecekti, koklayacaktı. 

O çocuk, o gece, o anda, herifin ettiği bir telefonla yediği bütün dayakları hatta o gece yediği o büyük dayağı bile unutmuştu, ilerde daha büyüklerini yaşayacağını bilmeden…

İşte o dayağı benim için özel kılan şey budur ve ikinci gidişine kadar “o gece o dayağı iyi ki yedim de anneme kavuştum” demiştim ben…

İKİNCİ GİDİŞİN…

Aradan birkaç ay geçmişti ve psikopat herif yine sahnede göründü, sözde sana olan aşkından ve çocuklarını sevdiğinden bahsedip, senin ve bizim hayatımızı karartmaya devam ediyordu, elinden geleni ardına koymadı ve yine döndük kabuslar evine.
Acı dolu bir hayatın içinde hepimiz için öyle ya da böyle zaman ilerliyordu ve herkes kendine bir yol çizmeye çalışıyordu. Ben yol çizmek için çok küçüktüm anne bu yüzden gece yarılarına kadar hayaller kurardım hep, psikopat heriften kurtulduğumuzu ve hep senin yanında olduğumu, huzur içinde mutlu mesut yaşadığımızı düşünürdüm huzursuz yatağımda ve aklıma estikçe şiir yazardım.

Zaman ilerlemeye devam ediyordu ve ben on iki yaşıma gelmiştim, ablam evlenmişti ve bir eksik kalmıştık, derken sen abimi ve kardeşimi alıp yine gittin. Siz gidince o ev iki kişi kalmadı anne, o evde bir çocuk yarım kaldı ve bir ömür eksik kaldım ben...

O dönemde tek tesellim arada bir telefon ettiğinde “seni o evde bırakmayacağım, sabret ve sakın üzülme” demendi…

Sabrettim anne, çok sabrettim duyduğum hakaretlere, küfürlere, yediğim dayaklara hep sabrettim ve en bok durumda bile sabretmeyi daha çocuk yaşta öğrenmeye başladım ben.

Hatta bir akşam herif işten gelir gelmez “sen benim cebimden nasıl para çalarsın” diye ağzımı burnumu kırmıştı ve sabah uyandığında “yanlış saymışım, para eksik değilmiş” diye sırıtmıştı. Bunlara bile sabrettim ben anne, sırf sen bir gün geleceksin ve beni yanına alacaksın diye...

Kardeşlerinden ve annesinden ayrı, sokağa çıkmayan on iki yaşında bir çocuk, her gün okuldan döndüğünde bir başına bomboş bir evde neler yapabilir bilmiyorum. Ben hep sana şiirler yazdım anne, sonra temizlik yaptım. Mutfağa girdim yemek yaptım, sen yapmışsın gibi oturup yedim bi başıma, yemek yaptıkça acılarım hafifledi anne. Sonra bulaşık yıkadım, durularken akan köpüklerle baktıkça yaralarım kabuk bağladı. Banyoya girip çamaşırları yıkadım, senin kullandığın deterjanları ve senin yumuşatıcını kullandım sonra ipe serdim kurudular, senmişsin gibi sarıldım kucağımdaki çamaşırlara içime çektim kokladım, çamaşırlar kurudukça morluklarım geçti anne. Yokluğunda böyle ayakta kaldım, hep kendime bir uğraş buldum.

Çok geçmedi herif yine elinden geleni ardına koymadı ve sizi bulup getirdi. 
Ne yazık ki senin beni almaya zamanın yetmedi…

ÜÇÜNCÜ GİDİŞİN…

Geri dönmeniz; sana kavuştuğum için bir yandan sevinmeme neden olurken, böyle bir heriften kurtulamadığınız için bir yandan da üzülmeme neden oluyordu. 
Abim çok durmadı zaten kafasına göre bir iş buldu, evi terk etti ve sen döneli henüz birkaç ay olmuştu ki kardeşimi alıp yine gittin.

Sen yine gitmiştin anne, geride o herifle kalan yine o çocuk oldu ve o çocuk o herifle o kadar yalnız kaldı ki, o kadar çok gözyaşı döktü ki ve o kadar çok acı çekti ki, bu yaşa geldim ama benim çocukluğum bir türlü geride kalmadı anne…

Çok geçmedi herif yine elinden geleni ardına koymadı ve sizi bulup getirdi. 

O sene ben orta iki karnemde on bir zayıf getirdim, çünkü ilk dönem boyunca okulu asmaktan hiçbir sınava girmemiştim ve artık dayak yemekten korkmuyordum.

O sene sınıfta kalacağım için okulum donduruldu, istemediğim işlerde çalıştırıldım ve artık bende evden kaçmaya başlamıştım…

Evden kaçtığım zamanlarda bile geceleri evin bahçesine girip kömürlükte yatan, sana ve kardeşine uzak olmaya dayanamayan bir çocuktum ben anne ve on iki yaşımda adam olmaya başladım…

DÖRDÜNCÜ ve SON GİDİŞİN…

Yeni bir eve taşınmıştık ve ben yeniden okula başlamıştım. Yeniden Orta ikinci sınıfa gidiyor, bana yabancı arkadaşlarla okuyordum yabancı dilim Fransızcadan İngilizceye dönmüştü ve bu arkadaşlar gözüme küçük çocuk gibi görünüyordu, ayrıca bana ve benim gibi sınıfta kalan bir kaç kişiye çift dikiş diyorlardı.

Psikopat herif yüzünden seninde psikolojin iyice bozulmuştu ve bazen ben dayak yerken araya giriyordun. Hiç unutmam herif bir gün beni döverken kafama duvardaki koca çivi girmişti ve sen öfkeyle karşısına dikilip “yeter ulan yeter artık, seni öldürürüm” diye bağırmıştın. Sonra beni banyoya sokup kafamı küvete eğmiştin, bi tomar pamuğu yağlayıp kafama basmış ve kafamı yıkamaya başlamıştın, kafamdan akan kanlar, gözyaşlarımla birleşip küvetin deliğinde birikiyor sonra delikten içeri akıyordu. 
Ben kafamdan kan boşalırken bile içimden “aslan annem nasılda üstüne yürüdü ama “ diye düşünüp gülümsüyordum biliyor musun?

Fakat senin ananemde kaldığın bir gün, saçlarımı dik taradığım için unutulmaz dayaklardan birini daha yedim o heriften ve evde beni o şerefsizin elinden alacak kimse yoktu. İşte bu dayak ne dokuz yaşımdakilere ne on yaşımdakilere ne on bir yaşımdakilere ne daha öncekilere nede bundan sonra olacaklara hiç benzemiyordu. Hatta yere yatırıp bıçakla gırtlağımı kesmeye kalktığında bile bu kadar acımamıştı yüreğim. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama bir saatten fazla olduğunu biliyorum, dayak bittiğinde bile öfkesi dinmemişti ve beni banyoya sokup küvette saçlarımın yarısını kazımıştı jiletle. 

Ne yaptım ki ben ona anne? 
Alt tarafı saçlarımı diktim, kime ne zararı vardı bunun?
Kime ne zararım vardı benim?

Sonra saçlarımın kalanını da kazımak zorunda kaldım. Okulda alay konusu oldum, çok geçmedi okulu bıraktım ve bir söz verdim kendi kendime “Bir gün umudum kadar uzun olacak saçlarım ve ortaokulu dışarıdan bitireceğim” dedim. Şu an bu sözlerin ikisini de yerine getirmiş olmak bile teselli etmiyor beni, böyle bir çocukluk unutulmuyor ne yazık ki…

Bu kadar olay yaşanmasına rağmen, belli bir zaman geçtikten sonra sen yine o çocuğu o herifle bırakıp gittin…

Sen yine gitmiştin anne, geride o herifle kalan yine o çocuk oldu ve o çocuk o herifle o kadar yalnız kaldı ki, o kadar çok gözyaşı döktü ki ve o kadar çok acı çekti ki, bu yaşa geldim ama benim çocukluğum bir türlü geride kalmadı anne…

Kardeşlerinden ve annesinden ayrı, sokağa çıkmayan ve çalışan on üç yaşında bir çocuk, her gün işten döndüğünde boş bir evde neler yapabilir bilmiyorum. Ben temizlik yaptım anne. Mutfağa girdim yemek yaptım, yemek yaptıkça acılarım hafifledi. Sonra bulaşık yıkadım, durularken akan köpüklerle baktıkça yaralarım kabuk bağladı. Banyoya girip çamaşırları yıkadım, senin kullandığın deterjanları ve senin yumuşatıcını kullandım sonra ipe serdim kurudular, senmişsin gibi sarıldım kucağımdaki çamaşırlara içime çektim kokladım, çamaşırlar kurudukça morluklarım geçti anne. Her hafta camları sildim sen gelecekmişsin gibi… Sanki birkaç güne gelecekmişsin gibi bekledim hep seni ve geldiğinde ev tertemiz olsun istedim, sen yorulma istedim. Yokluğunda böyle ayakta kaldım, hep kendime bir uğraş buldum.

Ben on üç yaşındaydım ve yine sensiz kalmıştım, üstelik artık okumuyor çalışıyordum.
Akşam işten eve gelip yemekle bulaşıkla uğraşıyor, geceleri şiir yazıyor ve uyumuyordum. Haftada bir salı günü izin yapardım ve o gün komple evi temizler, akşama yemek yetiştirirdim ve bunları yaparken bir salı günü radyoda bir şarkı duydum…

"Tanju Okan - Kadınım"

Eşyalar toplanmış seninle birlikte 
Anılar saçılmış odaya her yere. 
Sevdiğim o koku yok artık bu evde 
Sen... 

Kıyıda köşede gülüşün kaybolmuş 
Ne olur terk etme yalnızlık çok acı 
Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte 
Sen... 
Kadınım, kadınım, kadınım. 

Hatırla o günü karşı ki sokakta 
Seni öptüğümü ilk defa hayatta 
Kollarımda benim ilkbahar sabahı 
Sen... 

Sönmüş bak ışıklar, ev nasıl karanlık 
O ılık aydınlık yuvamız soğumuş 
Geceler bitmiyor ağlıyorum artık 
Sen... 
Kadınım, kadınım, kadınım. 

Eşyalar toplanmış seninle birlikte 
Anılar saçılmış odaya her yere. 
Sevdiğim o koku yok artık bu evde 
Sen... 

Masamız köşede öylece duruyor 
Bardaklar boşalmış her biri bir yerde 
Sanki hepsi hasret senin nefesine 
Sen... 
Kadınım, kadınım, kadınım. 

Bana bıraktığın bütün bu hayatın 
Yaşanan aşkların değeri yok artık 
Ben sensiz olamam artık anlıyorum 
Sen... 

Şimdi çok yalnızım 
Ne olur kal benimle 
O kapıyı kapat elini ver bana 
Dışarıda yalnız üşüyorsun 
Sen... 
Kadınım, kadınım, kadınım.

Dinledikçe yaşlar süzüldü gözümden, hıçkırarak ağladım saatlerce, sanki bu şarkı bizi anlatıyordu sanki gidişlerini anlatıyordu, çok etkilendim ve sana aşkla bağlı olduğumun farkına o zaman vardım, benim sevgim o kadar büyük ki ve hasretim o kadar derin ki anlatamam sana.

Tanju abimiz

Hatırla o günü karşı ki sokakta 
Seni öptüğümü ilk defa hayatta 
Kollarımda benim ilkbahar sabahı 
Sen... 

Dörtlüğünü okurken ben küçükken beni yıkadığın günleri, mis oldu oğlum deyip öptüğün günleri düşünürdüm ve hiç unutmam bir gün parmağımı ısırmıştın, gerisi zaten bize uyuyordu…

Sonra müptelası oldum bu şarkının ve yazdığım çoğu şiirde anne kelimesini kaldırdım, şiirlerimde sana seslenirken sevgilim demeye başladım, aşkım demeye başladım, hasretim demeye başladım… 

Kimse bilmedi şiirlerimin içine seni gizlediğimi, sana nasıl bir aşkla bağlı olduğumu ve yüreğimde nasıl bir hasretin gizli olduğunu…

Bazen çok samimi arkadaşlarıma çocukluğumda annesiz kaldığım dönemlerim oldu bu beni hala üzer ve bende yarası büyük deyince, yıllarca sensiz kaldığımı sanıyorlar, onlar bilmiyorlar ki senin olmadığın her gün benim bin yıllık hasret çektiğimi…

On dört yaşımda beni yanına aldın ve bir daha hiç bırakmadın, her konuda destek oldun ve her konuda yetmeye çalıştın fakat benim kırgınlığım uzun yıllar sürdü ve bu zaman içinde sana kızdığım haksızlık ettiğim zamanlar oldu, ne olur affet Karayağız’ını seni çok seviyorum anne…

Bir çocuğun evinin kadını her zaman annesidir, lütfen bunu unutmayın ve annenizin kıymetini bilin. Annenizle sorunlarınız varsa ve olurda bu yazıyı okuyorsanız, dilerim annenizin kıymetini benim gibi henüz kaybetmeden anlayanlardan olursunuz..

Bazı durumlarda anne ve babalar bile evlatlarından vazgeçmek zorunda kalırlar, bu onları terk ettikleri anlamına gelmez. Bunu en iyi kendimden biliyorum, on yıldır evlat hasretiyle yaşıyorum, kızıma olan aşk ve hasret her geçen gün hızla çoğalıyor içimde. 
Son on yılda yazdığım şiirlerimde aşkım, sevgilim, hasretim derken sadece annemden bahsetmiyorum ve blogda yayınladığım şiirlerin ve yazıların çoğuna Kızım'a olan hasretimi ve aşkımı yansıttım, fakat yetmedi ona özel birde sekme açtım. Onun için ne yapsam az, yaptıklarım bana bile yetmeyecek biliyorum.

Şu boktan hayatta genç yaşta bunca hastalık sahibi olmuşken bile karşıma çıkan bütün zorluklara kızıma kavuşacağım gün için sabrediyorum, vazgeçmiyorum, yıkılmıyorum, yıkılmayacağım…

Sonraki yazıda görüşmek üzere hoşça kalın… Aşk ile…

26 Şubat 2016 / - KaramsarKorkuluk

Paylaş

Hep kelime cambazı dediler benim için, kimse fark edemedi kelimelere tutunup nasıl cambazlık ettiğimi yaşamak için!

Benzer Yazılar

SONRAKİ YAZI
« SONRAKİ YAZI
ÖNCEKİ YAZI
ÖNCEKİ YAZI »

6 yorum

YENİ yorum
Söz Sanatı
BLOG SAHİBİ
17 Şubat 2017 18:50 Yorumu Sil

Ne yazık ki yakinen bildiğim ruh hastası insanlar, bitmek bilmeyen şiddetleri, mahvettikleri çocuklar... Büyük bir üzüntüyle okudum. Ancak, anlamadığım, o annenin neden her seferinde o çocuğu böyle biriyle aynı evde bırakabildiği. Üç çocuğunu her seferinde yanına almış; ama 4. sünü, yardıma en muhtaç halde olanını alamamış öyle mi... Açıkçası bu soruya ne cevap verilirse verilsin tatmin olmayacağım. Böyle bir çocukluğa mahkum edilmiş birinin sebep olanlara "kırgın değilim, seni çok seviyorum" filan demesini de anlayamayacağım. Bitmiş bir hayat, tükenmiş bir ruh, çok başka bir hayatta çok başka şeyler yapıyor olabilirken, hala içine hapsolduğu o berbat çocukluktan ve hem etine hem ruhuna açılmış yaralardan bahseden, elinden başka türlüsü gelmeyen bir insan... Ben kendi payıma düşenlerden sonra, düşündüğümden daha fazla güçlendim. Yalnızlığım gücüm oldu. Onların bir gram sevgi ve ilgisine gereksinim duymuyor olalı uzun yıllar oluyor, bu da bir güç. İş işten geçtikten sonra, o acılar çekildikten sonra artık ne dense ne yapılsa boş. Şu an senin annene, sana çocukluğunda yaşatılanlar yüzünden senden çok çok daha kızgınım ve gerçekten ne denirse densin bunu benim nazarımda temize çekebilecek bir şey yok. O yüzden, şayet bana bu yazıdaki anneyi savunacak bir şeyler yazacaksan rica ediyorum yorumumu yayımlama. Heriften bahsetmiyorum bile farkındaysan; çünkü canavarın önde gideniymiş zaten. Bunu bilen bir anne küçücük bir çocuğu o evde nasıl bırakabilir? Diğerlerini almaya güç ve zaman yetirebilmiş; ama hep o çocuğa yetirememiş yani... Pes... Ben kendi anne babamı artık bir yabancı gibi görüyorum. Yalvar yakar çağırmasalar (özlemişler sözde) on yıl görmesem aramam da gitmem de. Geç kalınmış şeylerin bende hiçbir değeri yok. Son olarak, seni incitmek istemem. Farkında olmadan buna sebebiyet verdiysem yazdıklarımla, özür dilerim. O küçük çocuğu, yalnızlığa mahkum edildiği o evde sımsıkı kucaklayıp bağrıma basmak istedim. Gözyaşlarını silmek istedim ve onun sevgisini hak etmeyen birileri için ağlamamasını, onları unutmasını istedim. Anne dediğin anne gibi olmalıdır. Bir çocuğu bir canavarla aynı evde bırakabilmek... Ben bunu asla anlamayacağım.

Yanıtla
avatar
18 Şubat 2017 01:11 Yorumu Sil

Zor bir hayat yaşamama rağmen bende çok güçlüydüm. En yakınım olan bir kaç kişi bile hayatımın yüzde kırkından fazlasını bilmezdi ve bildikleri yüzde kırka bile hayret eder sen ne kadar güçlüsün, bu kadar acıya rağmen hala gülebiliyorsun, senin yaşadıklarını ben yaşasam intihar ederdim derdi. Hayata inat kahkahalarım vardı, deli gibi çalıştığım dönemlerim oldu, kendimi en çok işe verdim yıllarca kendimi avutmaya belkide acılarımı unutmaya çalıştım fakat bu yıkılmaz sanılan beden 26 yaşına kadar güçlü durabildi son yedi senedir tekliyor artık. Bir zamanlar hayatın topa tutmasına rağmen yıkılmayan bir kaleydim belki ta ki bu hayat en büyük güllesini en zayıf noktama atıp kızımı benden çalana kadar. Bir kızım olsun, kız babası nasıl olur herkes görecek diyen bir insandım ben! Yazık oldu hayallerime...

Bu hayatta anneden babadan kardeşten arkadaştan yana hasretin her türlüsünü çekmiş bir insanın elinden birde tek evladı olan kızını alırsan, o insan kaç yıl daha güçlü kalmaya devam edebilir sen düşün?

Yanıtla
avatar
özlem kutlu
BLOG SAHİBİ
13 Mart 2017 14:35 Yorumu Sil

iş yerindeyim şu an ve ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Bu kadar acı yaşamış ve hala yaşıyor olmana çok üzüldüm. İnşallah hayat yüzüne güler ve huzura erersin artık.
Annene ben de çok kızgınım, en küçük çocuğu en anneye muhtaç zamanında nasıl o adama bırakıp gider ya!

Yanıtla
avatar
14 Mart 2017 01:31 Yorumu Sil

Ayrıca üzülmeyin, belki şu an çok çok iyi bi hayatım yok ama kötü bir hayata da sahip değilim. Ne ev ne iş nede ciddi bir sağlık problemim yok..

Ayrıca her gece koynuma alıp sarılıp uyuduğum Kaşmir var ^_^

Yanıtla
avatar
özlem kutlu
BLOG SAHİBİ
14 Mart 2017 09:30 Yorumu Sil

Tabi belki kadın da kendince mecbur kalmıştır, bilemem.

İyi ki kaşmir var o zaman ;)

Ama bir babanın kızından mahrum bırakılması da çok kötü, nedenini yazmamışsınız galiba, göremedim.
Yine de güçlü bir şekilde ayaktasınız, tebrik ederim.

Yanıtla
avatar